Radyo Eksen'de şu an :

dosya

Geride Bıraktığımız 21 Yılın Tanımı: Blur

06 Ağustos 2012 - 11:48
Blur, 21 yıllık bir grup ve onların hikayeleri birçok çelişkiyi konuşabilmek için yeteri kadar uzun. 4 tane egoyu ve bir çift düello yapan dahiyi barındıran gruplara genellikle olan şey budur: düz bir çizgide nadiren ilerler. Bir örnek: Blur ilk defa New York’a Nevermind’ın piyasaya çıktığı gün gelmişti. Katıldıkları bir radyo programında bu yeni Seattle sound’u hakkında ne düşündükleri sorulduğunda Graham Coxon : ‘’ Bundan nefret ediyorum!’’ diye cevap vermişti. Fakat daha sonrasında gruba post-grunge, indie-tinged ( indie ezgili) sound’u kazandıran ve böylelikle spor sahalarında ‘’Smells Like Teens Spirit’’in yanında bangır bangır çalınacak şarkılara öncülük eden de ta kendisi olur. İşte bunun gibi dönüşler ve karmaşalar yüzünden Blur’u geride bıraktığımız 20 yılı tanımlayan bir grup olarak görmemiz uygun olacaktır.

Bugüne kadar dinleyiciler kendilerini iki taraftan birinde yer almak zorunda hissettiler: 1) ‘’ Amerika’ya gidip yok satana kadar muhteşem bir pop grubuydu.’’ ; veya 2) ‘’ İlk çalışmaları fazla İngilizdi fakat daha sonra yaptıkları bütün garip şeylere bayıldım.’’ Hepsini birden sevemezmişsiniz gibi bir his vardı - - nükteli, teatral, Kinks’ten ilham alınarak oluşturulan karakter taslakları, 1994’ün Parklife’ı ve depresif-fırlama dönemlerinin ustalık işi 1999’un empresyonist ağıtı 13’de geliştirildi. Fakat yine de seçiminiz tek bir anlama gelmiyordu. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? O zaman tek yapmanız gereken Blur’un son iki greatest-hits koleksiyonu, 2000’s Best of Blur ve 2009’s Midlife, ile ilgili eleştirileri okumak, hepsi de sonraki çalışmalarını destekliyor. NME’nin 2000. sayısında Steve Sutherland savunmacı bir üslupla şu sözleri sarf ediyor: ‘’Bırakın Blur sınırlarda dolaşsın. Büyük sayfa yayınlanan eleştirileri okuyup önceki şarkılarından utandılar ve Oasis ile olan büyük satış savaşından yaralı olarak ayrıldılar. Ama bu hala onları seviyoruz diye bizim birer moron olduğumuz anlamına gelmez.’’ 9 yıl sonra da Scott Plagenhoef Midlife hakkında şöyle konuşuyor: ‘’ Midlife, Blur’un kariyerinde Americentric (Amerika odaklı) bir görünüşe sahip ki bu da  Amerika’daki büyüme potansiyeline sahip hayran kitlesinin çokluğuna baktığımızda gayet mantıklı geliyor.’’

Midlife’tan üç sene sonra artık ateşkes zamanıydı. Herkes onların 2012 Londra Olimpiyatları’nın kapanış törenindeki ikinci birleşmelerine dikkat kesilmişti. Ve karşınızda, Blur 21, yedi albüm, üç DVD ve beş buçuk saatlik nadir görüntü ve ses kayıtlarının da olduğu beklenen box set. Vinil plakların varlığı bize grubun tarihini düşünmek için mükemmel bir olanak sunuyor. Genişliği ve karmaşıklığı ile box aslında bize çok basit bir hikaye anlatıyor: Blur, dudak uçuklatan sayıda farklı şeyi çok çok iyi yapan bir grup.

Sabırlı olun, çünkü yolculuğumuza en baştan başlayacağız. 1991 tarihli çıkış albümleri Leisure çıkış için pek de başarılı bir albüm değildi. Melodik bir hediye olarak sunulan albüm Syd Barrett’a olan takıntılarına da bir gönderme niteliğindeydi. Bu durum gelecek deneyimlemelerinin (‘’Sing’’) de tohumlarını atmıştır diyebiliriz. Fakat bu çalışma daha çok kimliğini arayan bir grubun ürünüdür. Londra etiketli Food Ltd. ile anlaşmadan önce Seymour adıyla anılan grup, 80lerin sonunda kaotik canlı performanslarıyla hafif hafif duyulmaya başlayan bir art-punk dörtlüsüydü. Bu anarşik enerji Leisure’daki en önemli eksikti fakat aynı zamanda albüm Seymour’un ilk demoları da dahil olmak üzere box set’in nadir bulunanlarının ilk diskini oluşturmaktadır.

1992’de Blur harekete geçti ve altındaki nedenler ise kötü bir idari kontratla gelen hatrı sayılır bir borç; eleştirisel ve ticari bir hayal kırıklığı; grup içi çatışma ve bunların da ötesinde, grunge akımıydı. Aynı sene Blur, Kuzey Amerika’yı ikinci defa turladı. Saçma, hoşnutsuz bir biçimde mırıldanılan şarkı sözleri ve gürültülü gitarlar Nevermind sonrasının dünyasında bir sene içinde yeni ‘normal’ olmuştu. 1999’daki bir röportajında Albarn o dönemi şöyle hatırlıyor: ‘’İngiltere’de yapılan hiçbir şey değerlendirmeye alınmıyordu ve bu bizi çok sinirlendiriyordu. Biz de İngiliz referansları ve kültürel ikonlarını kullanarak olabildiğince İngiliz bir albüm yapmaya karar verdik.’’ Burada 1993 senesinin çığır açan albümlerinden olan Modern Life Is Rubbish ile olan ironi göze çarpıyor. Albüm her ne kadar Amerika’da büyük yankı uyandırmasa da Nevermind’ın sert ve tabuları yıkan ruhuna sahip oldukları kabul edildi. Albarn’ın o zamana göre yeni olan açıkça anlatma kabiliyeti aslında punk isyanının açık bir göstergesi, statükonun alaycı bir şekilde reddedilişiydi.

Leisure ve Modern Life Is Rubbish arasındaki sanatsal sıçrama tahmin edilenden daha büyüktü. Albüm adı, sound’u ve içeriğiyle belli bir ifadeye bağlı bir çalışmaydı. ‘’O bir 20. yüzyıl erkeğiydi...’’ kadar dramatik ‘bir varmış bir yokmuş’ cümlesiyle açılış yapan ve The Kinks’ten, The Who’ya ve T. Rex’e kadar uzanan İngiliz gitar pop kökeninden yararlanan bir albüm hakkında daha ne söylenebilir ki? Blur, bu düşünceleri bir sonraki albümlerinde geliştirip kullansa da Modern Life, Thatcher sonrası İngiltere’nin iyi gözlemlenmiş keskin gerçeklerini gözler önüne seren önemli bir albüm olarak kalacaktır. Modern Life’ın hiçbiri ağdalı ve gösterişli olmayan düşünceleri müziklerinin önüne geçmese de onları ‘düşüncelerin grubu’ (band of ideas) yapmaya yetti.

Parklife ise bu dönemin başyapıtı, Britpop’un tanımlayıcı eseridir. Albüm ilk bakışta vatanseverlik sloganı yapan milliyetçi bir ruha sahip gibi görünebilir. Fakat yakından incelendiğinde çok özel ulusal bir kırgınlığın detaylı bir dökümanı olduğunu anlayabilirsiniz.          Hayallerin materyalizm, boyun eğme ve rutinlerle bastırıldığı modern bir dünyayı anlatır Parklife mizah, şefkat ve nostaljiyi kullanarak. Hatta konformist bir dünyada uzay çağının bile artık parıltısını yitirdiğine inanırlar. Albarn’ın sözü sanırım anlatmak istediğimi daha iyi özetleyecektir: ‘’ Yüzyılın sonu, önemli bir şey değil.’’

Milyonlar satan ve Brit-Award’u silip süpüren Parklife’ın diğer bir özelliği ise Blur’u gerçek popstar kategorisine sokmasıydı. Bu yeni rolün grubun bütün üyeleri tarafından aynı ölçüde benimsendiğini söylemek ise pek de mümkün değil. Basçı Alex James 1994 yılını hatırladığında 18 ay boyunca günde iki şişe şampanya içerek başarılarını kutladığını belirtirken; Coxon ondan daha fazla içtiğini fakat bunun pek de yaşam sevincinden olmadığını hatta grubun bu başarısından rahatsızlık duyduğunu dile getiriyor. 1995 çıkışlı The Great Escape, Parklife’ın ses getiren başarısının arasında beklenmedik ve özel bir çabayla yaratılan dördüncü Blur albümüdür. Grubun bugüne kadarki en pop albümü olarak da bilinen Escape’in en değerli şarkısı zekice yapılmış Pulp tınılı ‘’The Universal’’, grubun tam da o dönemde içinde bulunduğu zevk alamama durumunu (anhedonia) keşif niteliğinde bir parçaydı. Coxon bu süreçte biraz daha geri plana çekilerek zihinlerde acaba gruptan ayrılacak mı sorularını uyandırdı. Fakat düşünülen olmadı ve Coxon grubun bugüne kadarki en büyük müzik icadına imza attı.

‘’Death of a Party’’( ilk Gorillaz-Blur ortak çalışması), 1997’de yayınladıkları Blur’un en çok bilinen şarkısının ismiydi. Bir anda ve aşırı derecede gelen şöhretin yükü bazı grupları dağıtmaz belki ama onları bilinmeyen yerlere sürükler. Blur’un da bir kısmı grubun gönüllü sürgüne gittikleri İzlanda’da kaydedildi. Buna 1995’in mahmurluğu da diyebiliriz. Blur’un sound’u altı gün ayık kalmışsın ve sonra bir anda aynadaki görüntünle karşılaşmışsın gibiydi. Kariyerlerinde intihar noktasına geldikleri düşünülen bir zamanda, her nasılsa, albüm uluslar arası bir başarı yakaladı ve grubu Amerika’da patlattı. Evet tahminleriniz doğru, bu ‘Song 2’ nun albümü!

Blur’un 90’ların ortasında Pavement’ı (American indie rock grubu) keşfetmesi Bob Dylan’ın 70’lerde İsa’yı keşfetmesi gibi bir şeydi. Grubun geçirdiği transformasyon o kadar eksiksiz, aşikar ve zorluydu ki fanların bunu hazmetmesi o kadar da kolay olmayacaktı. Coxon uzun bir süre boyunca American indie rock’ı grup arkadaşlarına bir misyoner edasıyla aşılamaya çalışıyordu. Şöhretten yorulmuş ve farklı bir yön arayan grup sonunda Coxon’ı dinlemeye karar verdi. Blur’u Coxon’ın kaydı olarak düşünmek durumu fazla basitleştirmek olur ama albüm aynı zamanda Coxon’ın yazıp söylediği ilk şarkı olan ‘‘You’re So Great’’i de içinde barındırıyor.

Blur’un yakasını bir türlü bırakmayan gerginlik Coxon ve Albarn arasındaki çekişmeden kaynaklanıyordu. Baterist Dave Rowntree’nin box set’e konulan notlarından bir alıntı bu durumu gözler önüne seriyor. ‘’Graham (Coxon) sürekli olarak kimsenin dinlemek istemeyeceği bir albüm yapmaktan söz ederdi. Fakat bunu Damon’ın (Albarn) olduğu bir grupta yapamazsınız.’’ İkinci başyapıtları, 13, Albarn ve Coxon’ın birbirine ters düşen hassasiyetlerinin doruk noktasına ulaştığı bir çalışmaydı aynı zamanda. İkisi de acı çekiyordu. Coxon depresyondaydı ve grubun diğer üyeleriyle arası hala açıktı öte yandan Albarn, Justine Frischmann (Elastica) ile olan uzun süreli birlikteliğini noktalamıştı. Coxon kişisel dokunaklı hislerini Blur’un müziğine uyarlamayı biliyordu.  Vokallerinde kendisinin bulunduğu ‘’You’re So Great’’ ve 13’ün ‘’Coffee and TV’’ parçasında içki problemini anlatırken yine 13 albümünde Albarn’ı da kendi hayatını anlatan şarkı sözleri yazmaya teşvik etmişti. Albarn duygularını karakter şarkılarıyla ifade eden biriydi fakat 13’teki şarkılarıyla duygularının üstündeki koruyucu kılıfı çıkarıp attığını görüyoruz. ‘’No Distance Left to Run’’daki  "I hope you're with someone who makes you feel safe in your sleep" (Umarım seni uyurken güvende hissettiren biriyle birliktesindir) cümlesi Albarn’daki değişikliği özetlemeye yetecektir. Özetle 13, grubun çözülmeye başladığı dönemde ortaya çıkan beklenmedik derecede güzel pop şarkılarından oluşan bir Blur albümü olarak hafızalara kazındı.

Zaman geçtikçe, 13 daha kesin bir ifade olarak benimsenirken 2003’ün Tink Tank’i ise onun yanında basit bir dipnot gibi kaldı. İlk Gorillaz kaydından sonra Fas’ta kaydedilen albüm, geçmişe bakıldığında Coxon’ın gidişinin etkisiyle yapım aşamasında en çok acı çekilen kayıt oldu demek pek de yanlış olmaz. (Coxon sadece tek bir parçada gruba eşlik ediyor, kasvetli ‘’Battery in Your Leg’’) ‘’Out of Time’’ ve ‘’Sweet Song’’ gibi başarılı şarkılara da sahip olan albüm yine de 10 sene önceki başarısının yanına yaklaşamadı. Box set’teki liner notes (setteki bilgilendirici notlar) kısmında James, Tink Tank turnesini hatırlıyor ve çok doğru bir açıklamada bulunuyor: ‘’Coxon’ın yaptığını yapması için en az dört insan bulmamız gerekti. İki arka vokal, yeni bir gitarist, ve bir baş gitarist. Ve bir de vurmalı çalgı sanatçısı.’’ Şimdi grup, geçici olarak, güçsüz ve kibirli bir şekilde, yeniden bir araya gelmişti. Artık Blur bu dört insanın alaşımından oluşan bir gruptu.

Dikkate değer bütün box setlerde olduğu gibi nadir bulunanlar bölümünde de bilgilendirici ve kıymetli demolar ( ‘’Beetlebum’’ın ilk demosu; hafife alınmış ve bir o kadar da ilginç 1992 demosu ‘’Popscene’’), çok sayıda küstahça diyebileceğimiz kullan-atlar ( ‘’Maggie-May’in Seymour dönemindeki coverı; ‘’Sir Elton John’s Cock’’ adında bir orkestral pop parçası) ve hiçbir zaman tatmin olmayan inatçıların mızmızlandığı hatalar ( ‘’1992’’nin Leisure dönemindeki kaydı; ‘’Song 2’’nun mid-tempo demosu). Ayrıca box set’te iki farklı masalı anlatan iki canlı performansın DVD’si de bulunuyor. İlki Ekim 1994’te Kuzey Londra’daki Alexandra Palace’ta verdikleri konserin tamamından oluşuyor. Beş yıl sonra, grup Wembley Arena’da 20 tane single’larını kronolojik sırayla çalarken bizlere sunuluyor.

Eğer size düz bir yol gerekiyorsa bir de bu hikayeyi deneyin: Blur duyguların zaferidir. Kariyerlerinin ilk yarısını kendi hislerinden uzakta modern karakterler yaratmaya çalışarak harcayan grup diğer yarısında ise özlerine dönüp duygularını açığa vurma yolunu seçtiler. Bu çizebileceğiniz tek düz yol; neden seçmek zorunda kalasınız ki? Modern hayat şampanyalar ve akşamdan kalmalarla dolu. Blur da öyle.

 

 

Haber: Pitchfork

Hazırlayan: Begüm Gönlüşen

 

Diğer dosya