Radyo Eksen'de şu an :

dosya

The Veils Röportajı

17 Kasım 2010 - 18:17
Lavinia, Not Yet, The Letter...Jeff Buckley hassasiyetindeki solist Finn Andrews'ün büyüleyici sesiyle kulağımıza kalbini döküp ciğerimizi söken the Veils, 27 Şubat Cumartesi akşamı Babylon'daydı. 2009'un en iyi albümlerinden biri olan Sun Gangs'den sonra gruba olan sevgimiz, saygımız katlanarak artmıştı zaten.
Röportajımızı yapıp kendilerini sahnede izledikten sonra ise, bu kimselere benzemeyen topluluğun dünyanın dört bir yanındaki pek çok müziksever gibi içimize uzun zaman çıkmayacak bir imza attığına şüphemiz kalmadı. Konsere Not Yet'le başlayan dörtlü, The Letter'la devam etti ve ilk bölümde Calliope, Sit Down by the Fire, Three Sisters gibi bombalarını patlattı. Konseri kopartan şarkı ise albümün en sağlamlarından Larkspur oldu. Ama asıl şov, bis'teydi. Sahneye elinde gitarıyla dönen Andrews, buğulu sesiyle tek başına Lavinia ve Sun Gangs'i söyleyerek izleyenleri hipnotize etti. Konser bounca dinleyicileri Türkçe selamlaması, kalabalığa gitaristlerinin doğumgünü için Mutlu Yıllar diye şarkı söyletmesi, süper sempatik Missy Elliot esprileriyle sadece ağlatmadı, bolca gülümsetti de. Özel bir grup vardı sahnede ve kitleye özel bir gece yaşattı.  Bize de solist Andrews ve basçı Sophia Burn'le yaptığımız röportajı sizlerle paylaşmak düştü.

 



 

Müzik eleştirmenlerinin çoğu, The Veils’in şu andakinden çok daha büyük bir grup olması gerektiği konusunda hemfikir. Siz onlara katılıyor musunuz?

Finn: Bu noktaya gelmek biraz zaman aldı, çok çalıştık, çok turladık. Ama şu anda tam olmak istediğimiz yerdeyiz çünkü ne kadar büyürsek, o kadar çok taviz vermek zorunda kalırız. Bu işler böyledir.  Ya da milyonlarca albüm satmamamızın bahanesi bu, bilmiyorum.
Sophia: Bizim tanınmamız zamanla oldu. Bir tane hit yapıp patlamadık. Tek bir şarkımız yok. İnsanlar her parçamızı biliyorlar. Ben de tek şarkıyla tanınmaktansa böyle olmasını tercih ederim.

Sun Gangs öncekilerden daha karanlık ve yoğun bir albüm. Bu bilinçli bir yönelme miydi?

Finn: Biz özellikle karanlık bir albüm yapalım diye yola çıkmadık. Çoğu zaman ne yaptığımızı bilmiyoruz, içimizden ne gelirse düşünmeden yazıyoruz. Dünyanın en iyi grubu olduğu iddia eden bir sürü topluluk var dışarıda. Ben hiç öyle hissetmedim, hep çocuk gibi hissettim kendimi. Sürekli hayattaki yerimi, rolümü, bundan sonra ne yapacağımı sorguladım.

Portishead’in “Music to F*** to”  isimli bir şarkısı var. "Sun Gangs" de rahatlıkla “Music to Cry to” ismini alabilirdi. Aylardır bu şarkıya ağlıyoruz.

Finn: (mahcup gülüyor) Gerçekten mi? Özür dilerim.

Çok merak ediyorum bu şarkıyı size ne yazdırdı?

Finn: Bu direk bir ayrılık şarkısı. Birinin gitmesine izin verememekle ilgili...İlişkinin en zor kısmı yani.

Kişisel tecrübeden mi yola çıktınız yazarken?

Finn: (derin bir iç çekiyor) Evet, bütün şarkılarımda kendi deneyimlerimden yola çıkarım. Bebeklerle ve rahiplerle ilgili olan çılgın parçalar için bile bu geçerli. Benim günlüğümden sayfalar değilseler de kendimi başkalarının yerine koyarak onların ağzından yazdığım şarkılar. Hepsinin bir hikayesi var.

“Three Sisters”ın hikayesi ne peki?

Finn: (Sophia’yla birlikte gülüyor) Güzel soru! İşte o nereden çıktı bilmiyorum! Hala bulmaya çalışıyorum.

Sophia: İlk duyduğumda onunla ilgili sanmıştım ama değilmiş. Çünkü üç değil iki kızkardeşlermiş. (Burada O’yu “Her” olarak söylüyor ve biz Finn’in eski sevgilisinden bahsettiğini düşünüyoruz)

Finn: Sophia, şarkının adını  ilk duyduğunda onunla ilgili güzel, duygusal bir parça gelecek sanmıştı. Beraber takılan üç kızkardeşle ilgili...Ama değil, benim için de bu hala bir muamma.

Sun Gangs’in içinde sanki iki farklı albüm var. Bir yanda yumuşacık slowlar, bir yanda hızlı ve vurucu şarkılar...Bu da mı kendiliğinden gelişen bir durumdu?

Finn: Biz çok az şeyi bilerek ve isteyerek, önceden planlayarak yapıyoruz. Daha önceki albümler de öyleydi. Belki de bu yüzden daha az popüleriz. Kendi içinde bu kadar değişken bir albümü pazarlamak kolay değil. Yine de hep aynı tarzda şarkılar yapmak yerine farklı albüm formatları denemek daha keyifli. Aynı temanın on farklı versiyonunu yapmaktansa, insanları farklı, sıradışı bir yolculuğa çıkarmayı tercih ederim.

Bu durum sahnede sizi zorlamıyor mu? Kalabalık tam moda girmişken hızlı bir şarkının ardından bir yavaş şarkı, sonra bir hızlı, bir yavaş...

Sophia: En başlarda felaketti!
Finn: Evet önceden çok daha kötüydü. Daha fazla slow şarkımız vardı ve daha az kişiye çalıyorduk. 100 tane İngiliz’i susturup sesimizi duyurmaya çalışmak kolay değildi (gülüyor). Sonradan gürültülü şarkılarımızın sayısı arttı. Ayrıca kimi şehirde dinleyici daha sert bir konser bekliyor, kimisinde yavaş şarkılara karşı daha müsamalı oluyor. Biz de kendimizi beklentilere göre ayarlıyoruz.

Sophia: Ayrıca biz de bu duruma alıştık sanırım. Kalabalığı yönlendirmeyi öğrendik bir şekilde. Nasıl oldu bilmiyorum ama işimiz kendiliğinden kolaylaştı.

Sun Gangs albümü tek şarkıyla özetlenemez ama bir dinleyicinin albümle ilgili en doğru fikri edinmek adına tek bir şarkı dinleme imkanı olsaydı, hangisini tavsiye ederdiniz?

Finn: Derin bir nefes alıp biraz daha fazla vakit ayırmasını isterdim, en azından 3 şarkı için...Larkspur’u dahil etmezsek zaten 10-11 dakika eder, o da çok uzun bir zaman değil. Sit Down by the Fire, It Hits Deep...bir de Larkspur ama şimdi 20 dakika oldu!

Bundan sonraki single ne olacak? Ya da olacak mı?

Sophia: Olmayacak. Aslına bakarsanız bu da Sun Gangs turnesinin son Avrupa konseri. İstanbul konserinden sonra iki haftalığına Amerika’ya gideceğiz. Ardından da yeni albüm için çalışmalara başlayacağız.

Kliple pek aranız yok. Aslında bu albümde klip çekilecek daha çok şarkı vardı.

Finn: Şu ana kadar çektiklerimize klip diyemeyeceğim! Bir tek Calliope’yi seviyorum. Klip çekmek o kadar pahalıya geliyordu ki hiç istediğimiz gibi birşey yapamadık. The Letter’ın videosu da kazara olmuş gibi hissediyorum. Sanki biri bizi yemek yerken kamerayla çekmiş, sonra da televizyonda vermiş.
Sophia: Doğru düzgün bir klibimizin olmasını çok isterdim ama sonuçta bizim kliplerimiz Muse’unkiler gibi heryerde dönmeyecek. İnternete koyacağız o kadar. Bu yüzden kimse bize para vermiyor. Ardından böyle feci işler ortaya çıkıyor.

Müzikal anlamda, özel hayatınızda ya da iş konularında heyecanla beklediğiniz bir olay var mı?

Finn: Samimiyetle söyleyebilirim ki bu gece İstanbul’a gelmeyi büyük bir heyecanla bekledik. Amerika’da South by Southwest Festivali de güzel geçecek.
Sophia: Ben yeni albüm çalışmaları  için şimdiden heyecanlanıyorum.
Finn: O beni daha ziyade korkutuyor! Disneyland Drive’da Black Rebel Motorcycle Club’la birlikte çalacağız. O da eğlenceli geçse gerek! (gülüyorlar)

Konserden sonraki gün İstanbul’u gezmek istediğinizi duyduk. Nereleri görmek istiyorsunuz?

Sophia: Benim adım Sophia... Dolayısıyla kilisemi görmek istiyorum. (Ayasofya)
Finn: Ben de Sultan Ahmet Camii’ni görmek istiyorum.
Sophia: İyi sen oraya git, ben Ayasofya’ya! İkimiz de bol bol fotoğraf çeker, sonra değiştiririz.
Röportajı Yapan : Sine Büyüka

 

Diğer dosya