HAFTANIN ALBÜMLERİ: 16-20 ŞUBAT 2026



MOBY – FUTURE QUIET

60 yaşındaki elektronik müzik öncüsü Moby, 20 Şubat’ta BMG etiketiyle yayınlanan 23. stüdyo albümü ‘Future Quiet’ ile yeniden ambient sulara dönüyor. 2023 tarihli ‘Ambient 23’ün ardından gelen bu yeni albüm, adından da anlaşılacağı üzere dinginliğe yaslanan, büyük ölçüde enstrümantal ve içe dönük bir çalışma.

Albümün çıkış şarkısı, Moby’nin 1995 tarihli ‘Everything Is Wrong’ albümünde yer alan ve yıllar içinde özellikle Stranger Things dizisinde kullanılmasıyla yeniden popülerlik kazanan ‘When It’s Cold I’d Like to Die’ın yeni bir yorumu. Orijinalinde Mimi Goese’nin seslendirdiği şarkı, bu kez Gabriels grubunun solisti Jacob Lusk’un güçlü ve ruhani vokaliyle hayat buluyor. Moby, Lusk’ın sesini ilk duyduğu anda etkilendiğini ve haftalarca onunla çalışmanın yollarını aradığını söylüyor. Sonuç içinse oldukça iddialı: “Neredeyse objektif bir yerden söyleyebilirim ki, vokali aşkın bir seviyede.”

‘Future Quiet’, Moby’nin gençlik yıllarındaki hardcore punk, yüksek volümlü hip-hop ve house DJ setlerinin ötesinde; Cocteau Twins, This Mortal Coil, Brian Eno & David Bowie’nin ambient işleri, Górecki ve Arvo Pärt gibi isimlerden aldığı ilhamı daha görünür kılıyor. Sanatçı, Joy Division’ın ‘Atmosphere’i ya da ‘Song To The Siren’ gibi şarkıları defalarca dinlediğini belirtiyor. Bu albüm, tam da o sessiz sığınak ihtiyacının ürünü.

Serpentwithfeet, Elise Serenelle ve India Carney gibi konuk isimlerin de yer aldığı 11 şarkılık albüm, Moby’nin deyimiyle “gürültülü ve kaotik bir dünyada güvenli bir alan” yaratma çabası. “Ekranlar bize bağırıyor, dünya bize bağırıyor,” diyen Moby, bu projeyi hem kendisi hem de dinleyici için bir nefes alanı olarak tasarlamış.

Kariyeri boyunca 20 milyondan fazla albüm satan ve 90’larda elektronik müziğin ana akıma taşınmasında önemli rol oynayan Moby, bugün geldiği noktada şöhret ve servetin mutluluk getirmediğini açıkça dile getiriyor. Belki de bu yüzden ‘Future Quiet’, bir gösteri değil; geri çekilme, sadeleşme ve iç huzuru arama albümü. Gürültünün ortasında sessiz kalabilmenin mümkün olduğunu hatırlatan bir kayıt.



PEACHES – NO LUBE SO RUDE

Electroclash’in provokatif ikonu Peaches, on yıllık bir aranın ardından ‘No Lube So Rude’ adlı yedinci albümü ile geri döndü. Elektronik, dance, punk, industrial ve pop’u arsızca birbirine dolayan albüm; kişisel olanla politik olanın tam kesişim noktasına duruyor. Beden burada yalnızca cinsel ve ruhsal bir alan değil, aynı zamanda temel haklar için verilen mücadelenin ön cephesi.

Peaches her zamanki gibi küstah, açık sözlü ve kışkırtıcı. Müstehzi kelime oyunları ve müstehcen mizah albümün temel dili olmaya devam ediyor; ancak bu kez şaşırtıcı bir kırılganlık da var. Post-menopozal, queer bir ikon olarak toplumun sessizlik –hatta silinme– beklentisine karşı aynaya dürüstçe bakıyor. Sonuç, kimlik, cinsellik ve bedensel özerklik üzerine bilinçli biçimde provoke eden; şiirsellikle bayağılığı aynı potada eriten, sürtünmeyi hazza dönüştüren bir çalışma.

Açılış şarkısı ‘Hanging Titties’de hyperpop etkili siren vokaller duyulurken, ‘You’re Alright’ endüstriyel techno’nun hipnotik vuruşlarına yaslanıyor. ‘Be Love’ ise Peaches diskografisinde eşi benzeri olmayan bir yerde duruyor: tempolu synth-pop olarak başlayıp yaylıların meditatif girdabına savrulan kayıt, diva-merkezli trip-hop dokunuşlarıyla şaşırtıcı derecede sofistike. “Grip”te death metal gitarlarına eşlik eden brass düzenlemeler ya da ‘Take It’teki parlak darkwave prodüksiyonu, albümün önceki işlere kıyasla ne kadar zengin ve pahalı duyulduğunu kanıtlıyor. DIY döneminin çiğ estetiğinden çok daha katmanlı bir ses dünyası var burada.

Albümün kavramsal omurgası ise “sürtünmeyle dolu bir dünyada kayganlaştırıcıya duyulan ihtiyaç.” Peaches, ‘No Lube So Rude’u karanlık zamanlarda bir merhem olarak konumlandırıyor. Ancak doğrudan slogan atmaya yöneldiği anlarda etki zayıflayabiliyor; Peaches en güçlü hâline, yine en içgüdüsel ve en kontrolsüz olduğu anlarda ulaşıyor. Yüksek kültürle düşük kültür arasında gidip gelen bu estetik, albümün hem gücü hem de çelişkisi.

Yine de Peaches’in hâlâ risk alıyor olması başlı başına önemli. Çeyrek asırdır queer arzunun en gürültülü savunucularından biri olarak, yeni jenerasyon türleri kendi filtresinden geçirip dönüştürmesi; onu yalnızca “geri dönen bir ikon” değil, hâlâ oyunu bozan bir figür yapıyor.



BILL CALLAHAN – MY DAYS OF 58

Smog frontman’i Bill Callahan, sekizinci stüdyo albümü ‘My Days of 58’ ile 2022’den bu yana ilk kez yeni materyalle dönüyor. On iki şarkıdan oluşan albüm, Callahan’ın kendine özgü anlatı evrenini daha da derinleştirirken; gündelik hayat gözlemlerini keskinleştiren, sade ama yoğun bir ifade alanı açıyor.

Albümün çekirdeğinde, 2022 tarihli ‘REALITY’ turnesinde birlikte sahne aldığı ekip var: gitarist Matt Kinsey, saksofoncu Dustin Laurenzi ve davulcu Jim White. Bu kadronun uyumu, 2024’te yayınlanan canlı kayıt albümü ‘Resuscitate!’ta da kendini göstermişti. Callahan’a göre bu süreç, müzisyenlerin “önüne ne koyarsa koysun kaldırabileceklerini” kanıtlamış. Onu üretmeye iten şey ise hâlâ aynı: doğaçlama, öngörülemezlik ve bilinmezlik. “Kayıtlardaki en iyi anların çoğu hatalardır, diyor; mesele o hataları insani bir güce dönüştürmek.”

Bu kez stüdyo sürecine sahnedeki “canlı” enerjiyi taşımayı hedefleyen Callahan, şarkıları her müzisyenle ayrı ayrı çalışarak hazırlamış. Çoğu şarının temelini Jim White’la ikili kayıtlar oluşturuyor. Gitar provalarını Matt Kinsey’le baş başa yaparken, Dustin Laurenzi’den bazı şarkılar için nefesli düzenlemeleri yazmasını istemiş. Normalde melodiyi mırıldanıp doğaçlamaya alan açan Callahan, bu kez belirli bölümleri notaya dökerek daha yapılandırılmış bir zemin kurmuş; ancak spontane dokunuşlara da kapıyı açık bırakmış.

Sanatçının albüm için kullandığı ifade dikkat çekici: “bir oturma odası kaydı.” Burada sözünü ettiği şey teknik lo-fi estetik değil; atmosfer. “Ne çok yüksek sesli ne de uhrevi,” diyor. Nefeslilerin, gökten inen bir vahiy gibi değil, koltukta oturup çalan biri kadar rahat duyulmasını istemiş.

Albümde kemanda Richard Bowden, piyanoda Pat Thrasher, basta Chris Vreeland ve trombonda Mike St. Clair gibi isimler de yer alıyor. Pedal steel gitarist Bill McCullough ise Callahan’ın özel olarak vurguladığı bir katkı sunuyor: enstrümana, bir fotoğrafçı gibi; netlik, bulanıklık ve derinlik katmanları üzerinden yaklaşan soyut bir anlayış.

Callahan bu yöntemi “hobo stew” olarak tanımlıyor: eldeki malzemeyle, tarif takip etmeden pişirilen bir güveç. İçgüdüyle ilerleyen, hataları kucaklayan, kontrol ile kaos arasında gidip gelen bir üretim anlayışı. Onun için her kayıt süreci cennette başlıyor ama asıl mesele oradan kovulmak — konfor alanından çıkıp insani olana, kırılgan ve gerçek olana ulaşmak.

‘My Days of 58’, tam da bu yüzden; gösterişsiz ama derin, sakin ama içten içe kaynayan bir albüm. Callahan’ın yıllar içinde iyice rafine ettiği anlatı dilinin, canlı bir topluluk hissiyle buluştuğu; sıcak, insani ve zamansız bir kayıt.



SPORTS – SPORTS

Oklahoma çıkışlı dream-pop ikilisi Sports, 20 Şubat’ta ONErpm etiketiyle yayınladıkları kendi adlarını taşıyan albümleri ‘Sports’ ile yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Grup için bu kayıt, sadece yeni şarkılar değil; ses dünyalarını yeniden konumlandırdıkları bir eşik.

Albüm, önceki işlerdeki melodik hassasiyeti korurken elektronik katmanları belirgin biçimde öne çıkarıyor. Glitch dokular, jittery synth’ler ve esnek ritimler; zaman zaman neredeyse “oyunsu” bir dinamizm yaratıyor. Ancak bu parlak yüzeyin altında, Sports’un alametifarikası olan kırılganlık ve içsel monologlar var. Dijital üretim estetiği ile canlı enstrümanların –özellikle piyano ve gitarın– sıcaklığı arasında kurulan denge, albümün duygusal omurgasını oluşturuyor.

Söz temalarında kıskançlık, özgüven eksikliği, kendini başkalarıyla kıyaslama ve aşırı düşünmenin yarattığı zihinsel girdaplar öne çıkıyor. Vokalist Cale’in bilinç akışı yaklaşımıyla yazdığı bölümler, şarkılara filtresiz bir samimiyet kazandırıyor. Christian’ın prodüksiyon tercihleri ise grubun sesini daha katmanlı ama aynı zamanda daha net bir çerçeveye taşıyor. Yeni stüdyo ortamında benimsenen daha sade kurulum, ikilinin “fazla düşünmeyi bırakıp yazmaya odaklanmasını” sağlamış; bu da albümün genelinde hissedilen spontan enerjiyi besliyor.

Çıkıştan önce yayınlanan şarkılar ‘Nice 2 Meet Myself (Bang Bang Bang)’, ‘If You Want Me’, ‘Keep Falling In Love’ ve ‘Drama King’ albümün geniş ses paletine dair ipuçları veriyordu. Parıldayan synth-pop anları, psikedelik alt tonlar ve hafif eğri pop yapıları; Sports’un hem erişilebilir hem de köşeli bir çizgide ilerlediğini gösteriyor.

Sports, kaygıyı dans edilebilir hâle getiren; dijital çağın iç sesini melodik bir çerçeveye oturtan bir albüm. Dream-pop’un yumuşak atmosferi ile elektronik müziğin huzursuz enerjisi arasında kurduğu gerilim, ikiliyi türün “sessiz ama etkili” isimlerinden biri olmaktan çıkarıp daha iddialı bir konuma taşıyor. Şubat ayında yayımlanacak bu kendi adını taşıyan çalışma, Sports’un şimdiye kadarki en bütünlüklü ve cesur ifadesi olmaya aday. 

PAYLAŞ :