HAFTANIN ALBÜMLER: 26-30 EKİM



QUEENS OF THE STONE AGE – PERFECTH

Queens of the Stone Age, dokuzuncu stüdyo albümü 'Perfecth' ile alışıldık çöl rock enerjisinden uzaklaşıp daha karanlık, teatral ve içe dönük bir dünyaya adım atıyor. Josh Homme ve arkadaşlarının Paris Yeraltı Mezarları’nda kaydettiği Alive In The Catacombs projesinin izlerini taşıyan albüm, grubun sert gitarlarını ve patlamaya hazır ritimlerini geri plana çekerek gotik atmosferlere, akustik dokulara ve beklenmedik müzikal denemelere alan açıyor. Ortaya çıkan sonuç, saldırganlıktan çok tekinsizliğe, gürültüden çok gerilime yaslanan bir Queens of the Stone Age albümü.

Açılıştaki 'It’s Only Love', yıpranmış bir akustik gitarla başlayıp Balkan esintili kemanların eşlik ettiği karanlık bir karnaval atmosferine dönüşüyor. Aşk, kayıp ve ölüm imgeleriyle örülü şarkı, albümün genel ruhunu daha ilk dakikalarda ortaya koyuyor. Ardından gelen 'Insignificant Other', kıvrak bas yürüyüşü, titreşen gitarları ve ruhani vokal armonileriyle funk ve soul arasında dolaşırken, 'Where The Goth Girls At?' grubun alaycı mizahını gotik rock estetiğiyle buluşturuyor. Queens of the Stone Age'in tanıdık tuhaflığı hâlâ yerli yerinde, ancak bu kez daha kontrollü ve gösterişli bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Albüm boyunca Josh Homme'nin David Bowie'ye duyduğu hayranlık da iyice belirginleşiyor. Özellikle Iggy Pop'un 2016 tarihli 'Post Pop Depression' albümü için birlikte yazdıkları 'Sunday'in yeniden yorumlanması, Bowie'nin 'Scary Monsters' dönemini hatırlatan köşeli ritimler ve plastik soul dokunuşlarıyla dikkat çekiyor. 'Mono' ise dağınık caz ritimleri, psychedelic synth'ler ve alışılmadık düzenlemeleriyle albümün en deneysel anlarından birini oluşturuyor. Bu tür parçalar grubun sınırlarını genişletme isteğini gösterse de zaman zaman müziğin kendisinden çok tuhaflığın ön plana çıktığı hissini yaratıyor.

Perfecth'in asıl gücü ise daha sakin ve duygusal anlarında ortaya çıkıyor. Folk etkili 'From The Cliff', Homme'nin kırılgan tarafını öne çıkarırken, 'Easy Street' akustik gitarları ve zarif melodileriyle albümün en etkileyici parçalarından birine dönüşüyor. Hastalıklar, boşanma ve kişisel çalkantılarla geçen yılların ardından Homme'nin sözlerinde eskisinden daha belirgin bir pişmanlık, kabulleniş ve kendini sorgulama hissi var. 'Phantom Limb'de bu ruh hâli daha da yoğunlaşırken, kapanıştaki 'Run Away From The Mob'un son bölümünde grubun karakteristik çöl rock patlaması kısa süreliğine yeniden yüzeye çıkıyor.

'Perfecth', Queens of the Stone Age'in kendisini tekrar etmekten ne kadar uzak olduğunu gösteren bir çalışma. Albüm, büyük riff'ler ve güçlü rock marşları bekleyen dinleyicileri şaşırtabilir; çünkü burada Homme'nin önceliği fiziksel bir enerji yaratmaktan çok karanlık, sinematik ve yer yer rahatsız edici bir atmosfer kurmak. Bowie, Lou Reed ve Iggy Pop'un izlerini taşıyan bu yeni yaklaşım, grubun müzikal kimliğine farklı bir derinlik kazandırıyor.

Adının da ima ettiği gibi 'Perfecth' kusursuz bir albüm değil. Bazı deneysel tercihler bütünlüğü zayıflatıyor, kimi şrkılar ise gereğinden fazla kendi tuhaflığına kapılıyor. Yine de dokuzuncu albümüne ulaşmış bir grubun hâlâ böylesine meraklı ve değişime açık olması başlı başına değerli. Queens of the Stone Age burada geçmişinin görkemli gürültüsünü tamamen terk etmiyor; yalnızca karanlığın içinde daha sessiz, daha kırılgan ve belki de daha olgun bir ses keşfediyor.



DIIV – ZIRP!

New York çıkışlı DIIV, beşinci stüdyo albümü 'ZIRP!' ile shoegaze'in puslu gitarlarını daha parlak, elektronik ve pop odaklı bir dünyaya taşıyor. Kariyeri boyunca müzikal trendlerin peşinden gitmek yerine kendi sesini geliştirmeyi tercih eden grup, bu kez Charli xcx ile yaptığı çalışmalarla tanınan prodüktör A. G. Cook'la bir araya geliyor. Ortaya çıkan sonuç, DIIV'ın karakteristik melankolisini korurken glitch efektleri, işlenmiş vokaller ve daha erişilebilir melodilerle zenginleşen, grubun bugüne kadarki en pop eğilimli albümü.

2012 tarihli 'Oshin'in rüya gibi gitarlarından 'Deceiver'ın yoğun shoegaze duvarlarına, 2024'te yayınlanan 'Frog in Boiling Water'ın karanlık ve grunge etkili atmosferine kadar DIIV, her albümünde kendi müzikal evrenini biraz daha genişletti. 'ZIRP!' ise bu gelişimin belki de en belirgin yön değişikliğini temsil ediyor. A. G. Cook'un prodüksiyonu, grubun gitar merkezli yapısını tamamen değiştirmek yerine üzerine dijital dokular ve beklenmedik elektronik ayrıntılar ekliyor. Açılıştaki 'The Fountain', işlenmiş statik sesler ve parıldayan synth efektleriyle bu yeni yaklaşımın ilk işaretlerini verirken, 'Dare Me' sert gitar riff'lerini glitch dokunuşlarıyla birleştiriyor. 'Underground' ise önceki albümün ağır ve karanlık atmosferini daha melodik, neredeyse tatlı bir yüzeyle buluşturuyor.

Müzikal değişime rağmen DIIV'ın söz dünyasında karamsarlık hâlâ önemli bir yer tutuyor. 'Frog in Boiling Water'da dünyanın yavaş yavaş felakete sürüklenmesini ele alan Zachary Cole Smith, bu kez de toplumsal çöküş, tüketim kültürü ve kişisel travmalar etrafında dolaşıyor. 2025'te Los Angeles'taki yangınlarda ailesinin evini kaybetmesinin yarattığı etkiler, albümün karanlık anlatısına yeni bir boyut katıyor. 'When the Glow Came for Us', yanan otomobiller ve sıkıyönetim imgeleriyle distopik bir atmosfer yaratırken, 'Evangelizer' teknoloji şirketleriyle ilaç endüstrisinin iç içe geçtiği rahatsız edici bir gelecek tasviri sunuyor.

Ancak 'ZIRP!'ü önceki DIIV albümlerinden ayıran önemli bir özellik; bütün bu karanlığın arasında zaman zaman beliren hafiflik ve iyimserlik. 'My Star', ebeveynlik ve sorumluluk üzerine daha kişisel, kırılgan bir anlatı sunarken, albümün en doğrudan pop şarkısı 'Trillions' tüketim toplumunun bitmek bilmeyen arzularını ironik bir dille ele alıyor. Yoğun biçimde işlenmiş vokaller ve akılda kalıcı melodilerle ilerleyen şarkı, A. G. Cook'un etkisinin en açık hissedildiği anlardan biri.

DIIV'ın önceki çalışmalarında kendine özgü bir karaktere dönüşen etkilenmeler, burada zaman zaman fazla tanıdık duyulabiliyor. Grubun en güçlü olduğu anlar ise hâlâ gitarların birbirine karıştığı, melodilerin gürültünün içinden yavaşça belirdiği ve o kendine has puslu atmosferin bütün ağırlığıyla hissedildiği bölümler.

'ZIRP!', DIIV için bir kimlik krizinden çok, alışıldık sınırların dışına çıkma denemesi. A. G. Cook'un elektronik dokunuşları gruba yeni olanaklar sunarken, daha parlak prodüksiyon ve pop melodileri müziğin zaman zaman ayırt edici karakterini zayıflatıyor. Buna rağmen albüm, karanlık temalarıyla daha hafif bir müzikal dili yan yana getirmeyi başarıyor. Belki DIIV'ın en bütünlüklü ya da en etkileyici çalışması değil, ancak grubun kendisini tekrar etmek istemediğini gösteren merak uyandırıcı bir adım. 'ZIRP!'ın en güçlü anları ise önemli bir şeyi hatırlatıyor: DIIV'ın en iyi yaptığı şey, başkasına benzemeye çalışmadığı zaman ortaya çıkıyor.



RIP MAGIC – 1,2,3

Londra'nın alternatif müzik sahnesinden çıkan RIP Magic, ilk albümü '1,2,3' ile dans-punk, elektronik müzik, hip-hop ve endüstriyel sesler arasında sürekli biçim değiştiren, kaotik ama son derece heyecan verici bir dünya kuruyor. Henüz ilk albümlerini yayımlamadan Tame Impala ve Fcukers ile turneye çıkan, Tyler, The Creator ve LCD Soundsystem'dan James Murphy gibi isimlerin dikkatini çeken dörtlü, etrafında oluşan beklentilerin karşılığını fazlasıyla veriyor. Ancak RIP Magic'i ilginç kılan yalnızca bu hızlı yükseliş değil; geçmişin indie-disco estetiğini günümüzün daha karanlık, parçalı ve huzursuz atmosferine uyarlama biçimleri.

Grubun merkezinde, Londra yeraltı sahnesinin deneyimli isimlerinden Marco Pini bulunuyor. Glows projesi, Sorry ile yaptığı çalışmalar ve kurucusu olduğu Slow Dance plak şirketiyle tanınan Pini'ye Felix Bayley-Higgins, Pedro Takahashi ve Beth Boswell-Knight eşlik ediyor. Farklı disiplinlerden gelen bu dört müzisyen, '1,2,3' boyunca geleneksel rock kalıplarını bir kenara bırakıp canlı davullar, güçlü baslar, analog synth'ler ve yoğun sample kullanımıyla ilerliyor. Şarkılar kimi zaman bir araba kovalamacasının telaşını, kimi zaman kalabalık bir geçit töreninin coşkusunu, kimi zaman da distopik bir gece kulübünün tekinsizliğini çağrıştırıyor.

Albümün müzikal dünyasında LCD Soundsystem'ın dans-punk yaklaşımından izler bulmak mümkün olsa da RIP Magic'in asıl yakınlık kurduğu alan The Avalanches'ın sample kolajları, Nine Inch Nails'in endüstriyel sertliği ve deneysel elektronik müziğin öngörülemez yapısı. 'Loverboy', 'Rock' ve 'Screwdark', sert synth basları, yoğun ritimleri ve yankılarla bulanıklaştırılmış düzenlemeleriyle albümün en güçlü dans parçaları arasında yer alıyor. Ancak bu şarkılar alışıldık anlamda doğrudan ve parlak değil; her biri sisli bir atmosferin içinde ilerliyor, ritimler aniden yön değiştiriyor ve melodiler elektronik gürültünün arasında kaybolup yeniden ortaya çıkıyor.

Marco Pini'nin yarı fısıltı, yarı rap arasında dolaşan vokalleri de bu dünyanın önemli bir parçası. Büyük nakaratlar ya da gösterişli vokal performansları yerine bilinç akışını andıran, zaman zaman umursamaz ama bir o kadar da huzursuz bir anlatımı tercih ediyor. 'Slacker'da bu vokaller keskin analog sesler ve saldırgan synth baslarıyla çarpışırken, 'Screwdark'ta Madchester'ın dans odaklı mirası mekanik ritimler ve üflemeli sample'larıyla yeniden şekilleniyor. James Murphy'nin prodüktörlüğünü üstlendiği '5words' ise arpejli synth'leri ve yoğun elektronik dokusuyla albümün daha pop odaklı anlarından birini sunuyor. Daha düşük tempolu '11:30' bile grubun puslu ve mesafeli atmosferinden ödün vermiyor.

'1,2,3'nin en dikkat çekici özelliği, hiçbir fikrin uzun süre aynı yerde kalmasına izin vermemesi. Bir şarkının içinde birkaç farklı ritim, beklenmedik sample'lar, canlı davullar ve elektronik katmanlar birbirine karışabiliyor. Bu yoğunluk zaman zaman yorucu olsa da albümün asıl çekiciliği tam da burada yatıyor. RIP Magic, dans müziğinin fiziksel enerjisini deneysel müziğin belirsizliğiyle birleştirirken, her parçanın kendi küçük evrenini yaratmasını sağlıyor.

Sonuçta 1,2,3, 2000'lerin indie-disco dönemine nostaljik bir dönüşten çok, o dönemin dans etme arzusunu bugünün kaygılı ve parçalanmış dünyasında yeniden yorumlayan bir albüm. RIP Magic'in müziği hem eğlenceli hem tekinsiz, hem bedensel hem soyut, hem tanıdık hem de sürekli şaşırtıcı. Belki albümde hemen herkesin diline dolanacak büyük bir hit yok, ancak grubun en güçlü tarafı zaten tek bir şarkıya sığmıyor. 1,2,3, her köşesinde başka bir sesin, ritmin ya da fikrin beklediği; Londra'nın yeni alternatif sahnesinden çıkan en özgün ve dikkat çekici ilk albümlerden biri.



EX:RE – SAVE AS

Daughter'ın vokalisti Elena Tonra, Ex adı altında yayınladığı ikinci solo albümü 'Save As' ile sekiz yıllık bir aranın ardından kendi iç dünyasına yeniden dönüyor. 2018 tarihli ilk albümünün ardından gelen bu yeni çalışma; hafıza, kayıp, yalnızlık ve kimlik arayışı etrafında şekillenen son derece kişisel bir anlatı sunuyor. Daughter'ın melankolik atmosferinden izler taşısa da Save As, daha deneysel düzenlemeleri, chamber-pop dokuları ve elektronik ayrıntılarıyla Tonra'nın müzikal dünyasını farklı bir noktaya taşıyor.

Albümün adı bile bu yaklaşımın önemli bir parçası. Bilgisayarlarda kullanılan “Farklı Kaydet” komutuna gönderme yapan 'Save As', tamamlanmamış düşünceleri, değişen kimlikleri ve sürekli yeniden şekillenen anıları temsil ediyor. Tonra'nın aylar boyunca biriktirdiği küçük gözlemler, yarım kalmış cümleler ve kişisel hatıralar, albüm boyunca birbirine eklenerek parçalı ama bütünlüklü bir hikâyeye dönüşüyor. Şarkılar son derece özenli bir prodüksiyona sahip olsa da bu parçalı yapının izleri özellikle korunuyor; müzik hiçbir zaman gereğinden fazla cilalanmış ya da yapay hissettirmiyor.

Açılıştaki 'Radio Station', akustik gitar döngüleri, zarif çello dokunuşları ve psychedelic chamber-pop atmosferiyle albümün dünyasına etkileyici bir giriş yapıyor. Tonra'nın sürekli değişen bir radyo istasyonuna benzettiği zihinsel hâli, şarkının akışkan düzenlemesinde de karşılık buluyor. 'Am I Even Real?' ise bir ilişkinin içinde kişinin kendi kimliğini kaybetme korkusuna odaklanırken, 'Sleep' hipnotik ritimleriyle albümün beklenmedik biçimde dansa yaklaşan anlarından birini oluşturuyor. 'Language of Love'da puslu synth katmanları ve Tonra'nın fısıltıya yaklaşan vokalleri, hafızanın bulanıklığını neredeyse fiziksel olarak hissettiriyor.

Prodüktör Fabian Prynn'in katkısı, 'Save As'in en güçlü taraflarından biri. Düzenlemeler zaman zaman genişleyip yoğunlaşırken, kimi anlarda yalnızca birkaç enstrümana yer açacak kadar sadeleşiyor. 'Two Chords'un uzaktan duyulan davulları ve dolaşan synth melodileri, Tonra'nın yalnızlık hissini daha da derinleştirirken, minimalist 'Wasp' bastırılmış öfke üzerine çarpıcı bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor. Tonra'nın bir kavanoza hapsettiği yaban arısında gördüğü öfkenin aslında kendisine ait olduğunu fark etmesi, albümün küçük gözlemlerden büyük duygusal anlamlar çıkarma becerisini özetliyor.

'Frozen Aisle' ise gündelik hayatın sıradan bir anını varoluşsal bir krize dönüştürüyor. Süpermarket alışverişi sırasında ortaya çıkan yabancılaşma ve anlamsızlık hissi, Josephine Stephenson'ın çellosuyla giderek daha rahatsız edici bir atmosfere bürünüyor. Kapanıştaki 'Healing (Slow)' ise Tonra'nın büyükannesinin kaybıyla yüzleştiği, albümün en kırılgan anlarından biri. İyileşmenin yavaşlığına ve zamanın acıyla kurduğu ilişkiye odaklanan parça, duygusal açıdan güçlü olsa da albümün diğer şarkılarındaki şiirsel belirsizliğin yerini daha doğrudan bir anlatıma bırakıyor.

'Save As'i, Daughter'ın müziğinden ayıran en önemli özellik, karanlığın içinde daha fazla nefes alma alanı yaratması. Tonra, geçmiş çalışmalarındaki yoğun melankoliyi tamamen terk etmiyor; ancak bu kez duygularını daha açık uçlu, düşünceli ve yer yer sürrealist bir dille ifade ediyor. Şarkılar kesin cevaplar vermek yerine anıların nasıl değiştiğini, kimliğin nasıl parçalandığını ve insanın kendi geçmişiyle kurduğu ilişkinin ne kadar kırılgan olabileceğini araştırıyor.

'Save As', geçmişi geride bırakmaktan çok onunla yaşamayı öğrenmenin, değişirken kendinden bir şeyleri koruyabilmenin ve bazen tamamlanmamış olmanın da bir bütünlük taşıyabileceğinin zarif bir ifadesi.

PAYLAŞ :