HAFTANIN ALBÜMLERİ: 20-24 TEMMUZ



THE STROKES – REALITY AWAITS

The Strokes, 2020'de gelen 'The New Abnormal' ile yakaladığı ikinci baharın ardından 'Reality Awaits'te nostaljiye sığınmak yerine risk almayı tercih ediyor. Kariyerlerinin 25. yılını geride bırakan New York kökenli grup, bu kez alışıldık indie rock formüllerini daha da esneterek deneysel ve öngörülemez bir albüm ortaya koyuyor. Sonuç, grubun en cesur çalışmalarından biri.

Albüm, 'Psycho Shit' ile karanlık synth dokuları ve giderek büyüyen yapısıyla dinleyiciyi hemen farklı bir atmosfere çekiyor. Ardından gelen 'Dine N'Dash' ise post-punk ritimleri, ani tempo değişimleri, spoken-word bölümleri ve yoğun AutoTune kullanımıyla albümün deneysel kimliğini en net biçimde ortaya koyuyor. Daha ilk iki şarkıda, The Strokes'un bu kez güvenli sularda dolaşmayacağı anlaşılıyor.

'Reality Awaits' boyunca grup, tanıdık gitar melodilerini beklenmedik yönlere taşıyor. 'Lonely in the Future', sert bir açılışın ardından dans ritimleriyle ilerlerken, 'The Fruits of Conquest' klasik rock etkilerini psychedelic geçişlerle buluşturuyor. Şarkılar sık sık yön değiştiriyor; tam alışıldığını düşündüğünüz anda yeni bir fikir ya da farklı bir düzenleme devreye giriyor.

Albümün en çok tartışılacak yönü ise Julian Casablancas'ın vokal yaklaşımı. AutoTune'u alışılmış bir efekt olarak değil, şarkıların estetik bir parçası hâline getiren vokalist; konuşma bölümleri, ironik sözleri ve zaman zaman kendisiyle dalga geçen tavrıyla albüme sıra dışı bir karakter kazandırıyor. Bu tercih herkese hitap etmeyebilir ancak grubun sınırları zorlamaktan çekinmediğini açıkça gösteriyor.

Buna karşın The Strokes'un temel gücü değişmiyor. Nick Valensi ile Albert Hammond Jr.'ın gitar uyumu, Nikolai Fraiture ve Fabrizio Moretti'nin ritim bölümüyle birleşerek albümün en sağlam omurgasını oluşturuyor. Deneysellik hiçbir zaman müzikal ustalığın önüne geçmiyor; aksine grubun yıllar içinde kazandığı özgüvenin doğal bir sonucu gibi hissediliyor.

Sonuç olarak 'Reality Awaits', The Strokes'un kolay bir nostalji albümü yapmayı reddettiğinin kanıtı. Yer yer şaşırtıcı, zaman zaman kaotik ama sürekli merak uyandıran bu çalışma, grubun kariyerindeki en cesur adımlardan biri. AutoTune tercihine alışabilen dinleyiciler için ise, son yılların en yaratıcı ve en ödüllendirici The Strokes albümlerinden biri olmayı başarıyor. 

NICK HAKIM – I CAN SEE

Nick Hakim, dört yıllık aranın ardından yayımladığı 'I Can See' ile bugüne kadarki en kişisel ve en deneysel albümünü ortaya koyuyor. Kariyeri boyunca soul, ambient, caz ve psychedelic öğeleri özgün bir potada eriten Hakim, bu kez dinleyicisini karanlık ama büyüleyici bir ses evrenine davet ediyor. Ortaya çıkan çalışma, yalnızca şarkılardan oluşan bir albüm değil; baştan sona deneyimlenmesi gereken atmosferik bir bütünlük sunuyor.

2022 tarihli 'Cometa'nın ardından gelen 'I Can See', sanatçının iç dünyasına daha önce hiç olmadığı kadar yaklaşıyor. Gizemli anlatımını koruyan Hakim, bu kez duygusal kırılganlığını daha görünür kılıyor. Albüm; kayıp, pişmanlık, yalnızlık ve kendini yeniden keşfetme temalarını soyut ama güçlü bir şiirsellikle işliyor.

Dört dakikanın altına inmeyen parçalar sayesinde albüm, yavaş yavaş inşa edilen sinematik bir atmosfere sahip. Ambient soul, deneysel R&B ve psychedelic dokular iç içe geçerken hiçbir bölüm gereksiz uzatılmış hissi vermiyor. Hakim'in titizlikle hazırladığı prodüksiyon, her şarkının kendi içinde nefes almasını sağlayan zengin ayrıntılarla dolu.

'Soft Wet Clay' ve 'Barii', ritmik yapıları ve katmanlı düzenlemeleriyle albümün en dikkat çekici anları arasında yer alırken, 'River Rising', 'Real Here Now', 'U Can Make It' ve 'Know My Name' ise Nick Hakim'in en kırılgan söz yazarlığını sergiliyor. Özellikle 'Real Here Now', sanatçının anlaşılma ve değişme arzusunu güçlü bir duygusal yoğunlukla yansıtıyor.

Albüm boyunca hissedilen melankoli hiçbir zaman tekdüze bir karamsarlığa dönüşmüyor. Hakim'in sıcak vokali ve organik enstrümantasyonu, karanlık atmosferi dengeleyerek dinleyiciyi bu içsel yolculuğun bir parçası hâline getiriyor. Deneysel yaklaşım, melodilerin önüne geçmek yerine onları daha etkileyici kılan bir araç olarak kullanılıyor.

'I Can See', Nick Hakim'in kariyerindeki en olgun ve en etkileyici çalışmalardan biri. Deneysel soul ile ambient dokuları ustalıkla buluşturan albüm, derin duygusal anlatımı ve kusursuza yakın atmosferiyle yılın en güçlü alternatif müzik kayıtları arasında gösterilmeyi fazlasıyla hak ediyor.

ALEX CAMERON – LATE TO SET

Alex Cameron, yeni albümü 'Late to Set' ile kariyeri boyunca ustalıkla işlediği karakter portrelerine geri dönüyor. Başarısız oyuncular, kırılgan erkek egoları ve toksik maskülenlik üzerine kurduğu kara mizah, bu kez 80'ler pop estetiğinin içine yerleştirilmiş sekiz parçalık bir anlatıya dönüşüyor. Sonuç, hem tanıdık hem de sanatçının bugüne kadarki en sade işlerinden biri.

Albüm, adını taşıyan açılış şarkısıyla başarısız bir oyuncunun gözünden Hollywood'un acımasız dünyasını hicvediyor. Güçlü gitarlar ve synth dokuları eşliğinde ilerleyen şarkı, Cameron'ın kendine has ironik anlatımını hemen hissettiriyor. Ardından gelen 'No Soldier' ise patlamaya hazır görünen gerilimini son ana kadar çözmeyerek albümün huzursuz atmosferini derinleştiriyor.

Alex Cameron'ın en büyük başarısı yine karakter yaratımında ortaya çıkıyor. 'Stand-in Man', dışarıdan özgüvenli görünen ama içten içe tükenmiş bir erkeğin portresini çizerken, 'Testosterone in Blue' erkeklik mitlerini alaya alan sözleri ve etkileyici vokal armonileriyle dikkat çekiyor. Cameron, kurduğu her karakterin gösterişli maskesini sonunda indirerek onların zayıflıklarını görünür kılıyor.

Müzikal açıdan 'Late to Set', önceki albümlere göre daha minimalist bir yaklaşım benimsiyor. Programlanmış ritimler, sade bas yürüyüşleri ve kontrollü düzenlemeler, sözlerin ön plana çıkmasını sağlıyor. Bu tercih bazı şarkılarda güçlü bir atmosfer yaratırken, zaman zaman daha büyük nakaratlar ve canlı davul düzenlemelerinin eksikliği hissediliyor.

Albümün ikinci yarısında karanlık ton daha da belirginleşiyor. 'Jesus Never Had No Porno', din ve tüketim kültürünü alaycı bir dille ele alırken, 'Red Hook Rain', 'No Guns Come Alone' ve 'Ricochet' sinematik atmosferleriyle öne çıkıyor. Kapanıştaki 'Violent Man' ise toksik erkekliğin en ürkütücü yüzünü duygudan arındırılmış bir anlatımla işleyerek albümün en sarsıcı anına dönüşüyor.

'Late to Set', Alex Cameron'ın alışıldık temalarını yeni bir estetik içinde yeniden yorumladığı başarılı bir çalışma. Albüm, önceki işlerinin bütünlüklü konsept yapısına tam olarak ulaşmasa da, güçlü karakter yazımı, kara mizahı ve 80'ler popunu ters yüz eden yaklaşımıyla Cameron'ın kendine özgü kimliğini koruyor. Büyük riskler almayan ama anlatısını ustalıkla sürdüren bu albüm, sanatçının diskografisinde sağlam bir yere sahip olmayı başarıyor.

PAYLAŞ :